HASANKEYF

 

       

Hasankeyf'in Mezopotamya tarihi ve medeniyeti açısından önemli bir yeri vardır. Hısnkeyfa olan bu şehrin adı “Kayahisarı” şeklinde tercüme edilir. Bu adın “korunmaya müsait” yer anlamına geldiği de belirtilmektedir. Kalenin yekpare taştan olmasından dolayı çeşitli dillerdeki Hasankeyf ifadesi “Taş Kalesi” manasına gelmektedir.

  Hasankeyf'in ne zaman kurulduğu, şimdiye kadar karanlıkta kalmış, eldeki bilgi ve verilerin yeterli olmaması nedeniyle de kuruluşu hakkındaki görüşler bir ihtimal olmaktan öteye gitmemiştir. Şehrin jeopolitik yapısı, önemi ve mesken olarak kullanılan çok sayıdaki mağara, Hasankeyf'in çok eski bir yerleşim merkezi olduğunu gösterir. Araştırmalar incelendiğinde Hasankeyf tarihinin antik döneme kadar uzandığı görülebilmektedir. Bu çerçevede yerleşim biriminin 10–12 bin yıllık bir tarihe ev sahipliği yaptığı belirtilmektedir.   Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesinden Mehmet Salih Erkek“Tahrir Defterindeki kayıtlara göre Hasankeyf Sancağındaki İskan ve Nüfus” İsimli çalışmasında 1526–1567 tarihleri arasındaki dönem hakkında bilgiler verirken Hasankeyf isminin nereden geldiği konusunda da aktarımda bulunmaktadır. Aynı bildiride Hasankeyf ismi konusunda da bilgiler aktarılmaktadır.   Buna göre; “şehrin ismiyle ilgili farklı rivayetler bulunmakla birlikte bunlardan en kuvvetlisi Roma ve Bizans kaynaklarında geçtiği şekildir. Buna göre Süryanice (kifo )kaya kelimesinden türetilmiş Kifos ve Cepha/Ciphas isimleriyle zikredilen şehir, Arapça kaynaklarda Hısnukeyfâ/Keybâ şeklinde kaydedilmiş, daha sonra bu ad Osmanlı belgelerinde Hısn-ı keyf, halk arasında da Hasankeyf şekline dönüşmüştür. Bizans İmparatoru II. Costantinus Amid'i aldıktan sonra, İranlıların sınır bölgelerine yaptıkları saldırılardan dolayı imparatorluğun uç boyunda; birisi Bet 'Arabaye sınırındaki silsilenin zirvesinde, diğeri de dicle Nehri kenarında İmparatorun “Hesnâ de Kepha” diye adlandırdığı kaleleri yaptırmıştır.” (I.Uluslararası Batman ve Çevresi Tarih ve Kültür Sempozyomu–2008.syf;77)

    Hasankeyf; Diyarbakır ve Cizre şehirleri arasında önemli bir kara ve suyolu güzergâhında olup, ticaret yollarının buradan geçmesi Hasankeyf'i kültürlerin buluşma noktası haline getirmiştir. İlçe Merkezi; İran ve iç Asya kültürleri, doğu Akdeniz, Mezopotamya, Roma ve Bizans kültürlerini barındırmıştır. Romalılar, İran sınırını denetim altında tutabilmek için Hasankeyf'e kale inşa etmiştir. Miladi üçüncü asırda İranlılar Mezopotamya'yı ele geçirince, Roma imparatoru Diyokletion harekete geçerek, bütün Mezopotamya ve Dicle nehrinin doğusundaki yerleri almıştır. M.S. 633 yılında Hasankeyf'in Bizanslıların denetiminde olduğu ve 451 yılında Bizanslıların yaptırdıkları kale ve korunma amaçlı yapıtları ile şehrin denetimine sahip oldukları görülmektedir. Hicri 17. yılda Hasankeyf islam orduları tarafından ele geçirilmiştir. Antik kent, sırası ile Emeviler ve Abbasiler döneminden sonra, Hamdaniler (906-990) ve Mervaniler (990-1096) denetiminde kalmış, daha sonra Artukoğulları eline geçmiştir. Artuklular, Hasankeyf'e en parlak dönemini yaşatmışlardır. Artukoğulları Hasankeyf ile beraber Diyarbakır, Mardin ve Harput'ta da hüküm sürmüşlerdir. Selçuklu sultanı Alparslan ve Melikşah gibi devlet adamlarının, ileri gelen komutanlarından Artuk, 1071 Malazgirt savaşından sonra bölgeyi Selçukluların hâkimiyetine katarak Selçuklulara önemli bir katkıda bulunmuştur.

Artukoğlu Sökmen, 1101 yılında Hasankeyf'i ele geçirip burada önemli tarihi eserler yaptırmıştır. Böylece Devlet İdaresinde yeniden bir yapılanmaya gidilmiştir. Göçebelik hayatından yerleşik sisteme geçilmiştir. Yönetimin halk kitlelerine dayanması nedeniyle, Artuklulara bağlı bölgelerde yarı müstakil bir hükümranlık anlayışı ile divanlar oluşturulmuştur. Haçlı akınlarına rağmen ilim, sanat ve kültürel sahada büyük çalışmalar gösterilmiştir. Darphaneler kurulup, devletin iktisadi yapısı hep canlı tutulmuştur. İlime ve ilim adamlarına büyük önem verilmiş, Hasankeyf şehir kalesine su getirilerek önemli bir teknik deha yaratılmıştır. Mekanik alanda kitaplar yazılmış, makinalar, pompalar, fiskiyeler, su terazileri ve müsiki aletleri yapılmıştır

    1232 yılında Eyübi Sultanı El-Kamil El-Malik tarafından Hasankeyf ele geçirilmiştir. Ortaçağın ve şarkın en kuvvetli devletlerinden olan Eyyübiler; Mısır, Suriye ve Yemende hüküm sürmüşlerdir. Böylece Eyyübi hükümdarlarının şehri ele geçirmeleri ile birlikte 130 senelik Artukoğulları dönemi sona ermiştir. Selahaddini Eyyübi'den sonra Eyyübiler birçok emirliklere ayrılmış olup, Hasankeyf Eyyübi hükümranlığı da bunlardan biridir. Eyyübiler çok önemli eserler yaptırmış, ilim, sanat ve kültürel alanda miraslar bırakmışlardır. Özellikle mimari sahada faaliyet gösteren Hasankeyf Eyyübileri tarihteki yerlerini almışlardır. Moğol istilasından Hasankeyf'te nasibini almış, Moğollar burayı ele geçirerek yağmalayıp tahrip etmişlerdir.Eyyübilerden sonra Hasankeyf'e Akkoyunlular hâkim olmuş, 15. yy başına kadar hüküm sürmüşlerdir. 1473 yılında uzun Hasan ve Fatih Sultan Mehmet arasında yapılan Otlukbeli savaşında uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey şehit olmuş ve Hasankeyf'te Dicle nehri kenarında gömülmüştür. Akkoyunlular'dan sonra Hasankeyf İran Sefavilerin hâkimiyetine geçmiştir.1515 tarihinde Yavuz Sultan Selim'in doğu seferi ile birlikte Hasankeyf Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Bu dönemde Hasankeyf çevredeki aşiretleri idare eden merkezi bir hanedanlık konumunda olup, buna paralel olarak iktisadi ve ticari yapıda büyük bir gelişme göstermiştir.   Bu dönemde şehir nüfusunun 10.000. civarında olması ise Hasankeyf'in büyük bir yerleşim merkezi olduğunu gösterir. Erken ortaçağ tarihi ve yapıtlarından anlaşıldığı üzere Hasankeyf'te kültür uygarlıklarının kaynaştığı, 7.000 civarındaki yerleşik nüfusun, yazları serin kışları sıcak olan ve ortaçağ şartlarında çok modern ev olan mağaralarda hayatlarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır.Herodot, Dicle Kürtlerini “Boht 'lar” adı ile anar. Kesenefon ise M.Ö.401'den Zapt ve Bohtan (Botan) çayı arasındaki dağlık bölgelerden geçerken buradaki boyları Kurduk(Kürtler) Adı ile anarak kurdukların, Şeyhin şahı'na tabi olmadan müstakilce yaşadıklarını belirtir.(onbinlerin dönüşü eserinin 3.kitabında) Hasankeyfile ilgili araştırma yapanlar arasında o dönemde çektiği siyah beyaz fotoğraflarla adından söz ettiren Gerdrude Bell de (1868-1926) bulunmaktadır. Bell'in fotoğrafları yılları arasında çektiği belirtilmektedir.Şerefhan-ı Bitlisi, Şerefname adlı 1910-1920 (1911) eserinde (1005–1597) Hasankeyfin idari bir merkez olmaya devam ettiği ve bu merkeze Siirt kazası ile Beşiri, Tûr ve Erzen nahiyelerinin bağlı olduğu belirtmektedir. Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesinden Mehmet Salih Erkek “Tahrir Defterindeki kayıtlara göre Hasankeyf Sancağındaki İskan ve Nüfus” isimli çalışmasında 1526-1567 tarihleri arasındaki dönem hakkında bilgiler vermektedir.

    Bu bilgiler doğrultusunda adı geçen dönemde Hasankeyf'e bağlı şehir merkezi dahil beş nahiyenin bağlı bulunduğunu ve buralardaki gayri Müslim sayısının Müslümanların yaklaşık iki katı olduğunu görmekteyiz.Bu veriler ışığında yörenin en eski yerleşim yerlerinden biri olan (Yaklaşık 12 bin yıl) Hasankeyfin; Sümerler, Asurlular, Babilliler, Persler, Bizanslılar, Romalılar, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler, Artuklular, Eyyübiler, Akkoyunlular ve Osmanlı egemenliğine girmiş olan bir medeniyetler şehri olduğu ortaya çıkmaktadır.Hasankeyf, 1926 yılında Mardin İline bağlı Gercüş İlçesinin kurulmasıyla birlikte, bu İlçeye bağlı bir bucak merkezi haline gelmiştir. Hasankeyf 1972 tarihinde Belediye teşkilatına kavuşmuştur. 16 Mayıs 1990 tarih ve 3647 sayılı Kanunla Batman'ın İl olması üzerine Hasankeyf ilçe statüsünü kazanarak, Batmana bağlanmıştır. İlçe Merkezi Kale ve bahçeli Evler Mahallesi olmak üzere iki mahalleden oluşmaktadır. Ilısu Barajı çalışmaları nedeniyle eski yerleşim yerinin sular altında kalması ihtimaline karşılık şehrin Raman dağı eteklerine taşınması için çalışmalar yapılmış ve binalar inşa edilmiştir. Başka kamu binaları olmak üzere ahalinin bir bölümü de 2013 yılından itibaren bu alana taşınmaya başlamıştır.